MERZİFON'UN TARİHÇESİ
Bu sağlıklı tarih, orta çağların sonlarına doğru Sivas Sultanı Kadı Burhanettin idaresindeki memleketlerin Yıldırım Beyazit tarafından Osmanlı Devletine katılmasıyla başlar. Merzifon'un hangi devirde ve kimler tarafından kurulduğu kesinlikle bilinmemekle beraber, Selçuk Devletinin kuruluşundan çok önce ve Bizanslılar zamanında bile en az ikibin yıllık bir yerleşme merkezi olduğunu aşağıda açıklayacağımız tarihi belge ve kalıntılar ispat etmektedir. Selçuklular devrinden kalma eserlerin son kalıntılarından olan Medrese Önü Camii, bitişiğinde ve şimdi belediye parkı kenarındaki yıkılan eski Taş Mektep, eski Hükûmet konağı yakınındaki Sultaniye Medresesi, 1945 yılındaki zelzelede yıkılmış olan Selçuklulardan bir kanının kabrine ait Künbet, Kâfir hamamı diye ünlü II. Sultan Murad'ın tamir ettirmiş olduğu Eski Hamam, bazı kazılarda bulunan Bizans devrinden kalma taş kitabeler, bakır levhalar, paralar v.b bu cümledendir. Amasyalı Coğrafyacı Strabon'a göre Samsun – Amasya toprakları arasında Phazemon denilen bölgenin merkezini teşkil eden köy vardır. Roma komutanlarından Pompei, Pontus Krallarından Mihridat'a karşı açtığı savaşta Pont zaferini kazandıktan sonra bu bölgede yaptığı uzun bir gezide (M.Ö. 64) Fazemon denilen lâtif ve engebeli bir Ova'dan geçmiş ve bu Ova'nın merkezi olan Phazemonitid köyüne uğramıştır ki, burasının yüzyıllar boyunca adı birçok değişikliklere uğrayan MERZİFON olması ihtimali kuvvetle ortaya çıkmaktadır. Bu köyü Milâttan yirmi yıl önce Ogüst imar ettirerek (Fazemon Neopolis – Fazemon Yanişehri) adını vermiştir. Beşinci yüzyılda Fazemon Neopolis Bizans topraklarına katılarak (MERZİFON) adıyla anılmaya başlanmıştır. Hüseyin Hüsamettin Beyin (Amasya Tarihi) ne gelince, O da Merzifon'un ikibin yıllık bir tarihe sahip olduğunu söyleyerek şu açıklamada bulunmaktadır: “Merz kelimesi Farsça sınır – mahalli – sükûn anlamına” ve sonundaki “Fon” kelimesi ise Pont'un Arapçalaştırılmışıdır. Merz ile Fon arasındaki (i) harfi, eski kurallara göre (kesre-i izafiye) olduğundan (Merzipon, Merzifon) şeklinde bir terkip oluyor ki bu takdirde (Pont sınırı veya Pont karargâhı) demektir.” Bu açıklamadan sonra daha önceden burası Hun Türkleriyle meskûn olduğu için (Merzihun) olması akla daha yatkın geleceğinden söz ediliyorsa da ne gibi belgelere dayanılarak bu yorumu yaptığını belirtmemiştir. Doğu Ülkeleri Tarihine ve Doğu İllerine vakıf olan Alman Bilginlerinden Mordtman adındaki bir elçi, 1850 yılında Samsun'dan Anadolu'ya çıkarak hep at üzerinde yaptığı gezide Merzifon'a da uğramıştır. Merzifon'un eski çağlarda ki adının PRAZEMON diye anıldığını ve ikibin yıllık bir kasaba olduğunu yazmaktadır. Daha sonraları İstanbul'daki Mülkiye Mektebinde (şimdiki Siyasal Bilgiler Fakültesi) Profesör olarak görev almış olan bu kişi Merzifon halkının büyük çoğunluğunun Türk olduğunu, ufak bir Ermeni azınlığının bulunduğunu, Müslüman halkın çoğunluğunun, Şerif yâni Peygamber Sülâlesinden olduğunu ve bu soyluluğa Şerifliğin işareti olarak yeşil bir sarık taşımakta olduklarını ayrıca eklemektedir. Marsivan ismine gelince yanlış bir telâfuz eserinden başka bir şey değildir. Milattan önce 718 senesinde Bozok Türklerinden Amasya Valiliğinde bulunan Barsevinç isminde bir zat, Merzifon'un pek yakınında ve doğusunda bulunan, şimdiki Marınca (Kara Mustafa Paşa Köyü) Köyünün yerinde bir kasaba kurmuş ve buraya Barsevinç ismi verilmiştir. Amasya tarihinin (Âsârülibad) adlı kitaptan naklen verdiği bilgiye göre ve ısrarla üzerinde durduğuna göre köyün ismi (Barsevinç, Marsevinç, Marınca, Marsıvan) şeklinde değişikliklere uğramıştır. Amasya çevresi Bozok Türklerinden sonra M.Ö. 553 (bazı tarihlere göre 520) yılında bir satraplık (Vilayet – il) halinde İran Hükümdarların himayesi altına girmiştir. O zamanlar bu bölge (Amasya, Tokat, Sivas, Erzincan, Erzurum, Gümüşhane, Rize, Trabzon, Canik, Çorum, Yozgat) tan ibaretti. Bu bölgeye (Kapadokya Pontu) da denildi. Bu şehirlerden Amasya, Pont memleketlerinin olup Dâra zamanında Kapadokya'ya bağlı olarak İran'ın üçüncü Satraplığı sınırları içindeydi. M.Ö. 334 yılında Makedonyalı Büyük İskender, Anadolu'yu zaptederek İran üzerine yürümüş ve açtığı savaşta Daryüs'ü (Dara) mağlup etmesiyle diğer hükûmetler gibi bütün Kapadokya da İskender'in himayesine girmiş ve bu yörede İran'ın Valisi bulunan Mitridat İran'dan ayrılıp bağımsızlığını ilân etmişti. Tarihte ilk defa Pont Kralı unvanını alan Mitridat Ctistes'dir. Bu hükûmet'in kurucusu olması nedeniyle kendisine Ctistes unvanı verilmiştir.
Amasya'daki Pont Hükûmeti miladın 29. yılında Hükümdar Amas'ın çocuksuz ölümü ile sona ererek Roma Devleti'ne tâbi olmuş ve Roma İmparatorluğunun da ikiye bölünmesinden sonra (M. 395) Pont toprakları Bizans İmparatorluğunda kalmıştır. Yukarıdaki aktardığımız çeşitli kayıt ve söylentilere göre Merzifon'un milattan birkaç yüzyıl önce kurulduğunu ve isminin (Fazemon, Mazifon, Merziban, Marsivan, Merzipont ve Merzifon) şekillerinde değişiklikler geçirdiğini kuvvetli ihtimalle anlamış oluyoruz. Şimdi de Merzifon'ın daha müspet kayıtlara dayanan yedi-sekiz yüzyıllık geçmişini belirtmek için Anadolu'nun (Kapadokya) adı verilen bu yöresinde meydana gelmiş bazı tarihi olayları gözden geçirmemiz gerekiyor. Bilindiği üzere Horasan Selçuklulardan Alparslan ile Bizans İmparatorluğu arasında olmuş ve İmparator Romanüs Diyojen'in esaretiyle sonuçlanan ünlü Malazgirt Muharebesinde (M.1070, H.463) Alparslan'ın komutanlarından Melik Danişmend Ahmet Gazi'nin çok yararlılığını gördüğünden bu hizmetine armağan olarak zapt ettiği memleketlerin idaresi O'nun idaresine verilmişti. Melik Danişmend Malatya ile Sivas, Amasya, Çorum, Kayseri ve yörelerini Rumlardan aldıktan sonra buralara bağımsız olarak hüküm sürmeye başlamış ve Sivas şehrini de merkez yaparak sınırlarını Kastamonu'ya kadar genişletmişti. Bu fütuhat arasında, Merzifon da Rumlardan Danişmendlilerin eline geçmiştir. Merzifon Danişmend komutanlarından İltekin Gazi tarafından fethedildikten sonra onun oğlu (Sihaüddevle Hüseyin Gazi) Merzifon'da uzun süre hükûmet etmiş ve karargâh yaptığı yöreye de kendi adı verilmiştir. Halk arasında sonraları (Samadolu) diye söylenen, Merzifon'un yakınındaki bu köy 960 yılında bir mahalle olarak kaza merkezine katılmıştır. M. 1100, (H. 493) yılında Antakya Prensinin Danişmendliler tarafından esir edilerek (tutsak) zincire vurulmak suretiyle Niksar'a gönderilmesi üzerine Kuvvetli bir Haçlı Ordusu Senjil Dükası Reymon komutasında İstanbul'dan Ankara'ya doğru hareketle orayı Türklerden alıp Rumlara teslim ettikten sonra Çankırı'yı da zapt etmiş ve Doğuya dönerek Kızılırmağı takip ile Merzifon önüne gelmiştir. İbni-Haldun tarihine göre Haçlı Ordusu, o zaman Melik Danişmend Ahmet Gazi'nin oğlu Melik İsmail'in hâkim olduğu Merzifon'u kuşatmış ise de Melik İsmail'in pusuya koyduğu askerleri haçlı askerlerini bozguna uğratmış ve Merzifon yine Danişmendliler eline kalmıştır. Haçlı Ordusu'nun İç Anadolu'ya kadar sokulması Melik Danişmend'i endişeye düşürdüğünden derhal Konya Selçuk Hükümdarı Birinci Kılıç Arslan ile birlikte anlaşarak önemli bir kuvvet toplamış ve Amasya ile Sivas arasında şiddetli bir harbe tutuşarak neticede haçlı ordusunu tamamen perişan etmiştir. Kurtulabilen düşman askerleri Sinop'a, komutan Raymon da Bafra'ya canlarını atmışlardır. Sivas ve Sivas'a bağlı sancak ve kazaların ve bu meydanda Merzifon'un Melik Danişmend Ahmet Gazi'den itibaren buralarda hüküm süren Danişmend hânedanı arasında bir hayli saltanat kavgaları meydana gelmiş ve birinden diğerine göçmek sureti ile birkaç kez el değiştirmeler olmuştur. Bunlar, İsimleri itibari ile şöyle sıraya konulabilir: Melik Danişmend Ahmet Gazi Oğulları İsmail ve Melik Gazi (Gümüştekin de denir) Melik Gazi'nin oğlu Mehmet Gazi Mehmet Gazi'nin oğulları: Zünnun ve Nizamettin Yağıbasan Yağıbasan'ın oğlu Melik İbrahim İbrahim'in oğlu Şemsettin İsmail Mehmet Gazi'nin oğlu Zünnun (ikinci defa) Daha sonra bu yöreyi Rum Selçuklularının altıncısı olan İzzettin Kılıçarslan (ikinci Kılıçarslan) (M. 1174, H. 570) tarihinde tamamen zapt ederek Danişmentli idaresine son vermiş ve Merzifon da diğer şehirlerle birlikte Selçuk Hanedanının idaresine geçmiştir. Bu çevrelerde Danişment hanedanının hüküm sürmeleri (M. 1071 den 1174 tarihine kadar) 103 yıl devam etmiştir. İzzettin Kılıçarslan 1192 yılına kadar hükümdarlık ederek son zamanında topraklarını onbir oğlu arasında paylaştırmıştır. Sivas, oğullarından Kutbüttin Melikşah'ın, Amasya, Merzifon ve diğer ilçeler de onuncu oğlu Nizamettin Argun Şah'ın vali olarak idaresine bırakılmıştır. Anadolu Selçukluları'nın yıkılmasından sonra bu yöre Cengiz soyundan olan İlhanlıların (Moğolların) istilasına uğramıştır. Moğol Valileri, memlekette pek çok zulüm ve tahribat yapmışlardır. İran'da hüküm süren İlhanlılar kolunun son hükümdarı Abu Sait Bahadırhan, buraların idaresini (M. 1317) de Moğol beylerinden Emir Çobanoğlu Demirtaş'a vermiş, O da bir sürü karışık olaylardan sonra İlhanlılar'a karşı isyan ederek Mısır'a kaçmaya mecbur olması üzerine, maiyeti erkânından ve aynı zamanda kayın biraderi olup Noyan (Noyan: Moğol dilinde sultan ve prenslere verilen ünvandır) unvanını taşıyan Uygur Türklerinden Alâettin Ertana'ya bırakmıştı. Ertena'nın valiliğini Ebu Sait Bahadır Han bile tasdik etmek zorunda kaldı. (1328) Bahadır Han'ın (1335) de ölümü üzerine Alâettin Ertan'a, İlhanlılara olan bağlılığını keserek önce Mısır'daki Memluk Sultanlarından Melik El Nasır (Melikünnasır Mehmet) in himayesine girmiş ve onun da ölümü üzerine Alâettin Ertan'a tamamen istiklalini ilân etmiştir. Böylece (Sivas, Kayseri, Niğde, Aksaray, Ankara, Amasya, Tokat, Merzifon, Samsun, Erzincan, Şarki Karahisar)ı kapsayan geniş topraklar üzerinde bir devlet kurarak önce Sivas'ı, sonra Kayseri'yi merkez yapmış ve Sultan ünvaniyle adalete hüküm sürmüştür. Ölümünden sonra yerine oğlu Gıyasettin Mehmet Bey geçmiş (1352). Ondan sonra hükümdar olan Alâetin Ali Bey de onbeş yıl saltanat sürdükten sonra yerine yedi yaşındaki oğlu Mehmet Bey (1380) halef olmuş ise de hükûmet yapmasına yeteneği olmadığından o tarihte Kayseri Kadı'sı olup babası Şemsettin Mehmed'in annesi tarafından Selçuk Hanedanından olan Burhanettin Ahmet bu çocuğa Saltanat Nâibi olmuştur. Daha sonra da kendisini Sivas Sultanı ilan ederek Ertana oğullarının ülkesini müstakil olarak eline geçirmiştir. (1380) Ertana oğlu Alâettin Ali Bay'in zamanında ümerasından Şemsettin Hacı Şadgeldi Paşa, Amasya ve Merzifon'u nüfuzu altına alarak idareye başlamış, daha sonra da oğlu Emir Ahmet yerine geçerek Kadı Burhanettin ile bazı savaşlar yapmıştır.
TAŞAN OĞULLARI VE MERZİFON'UN OSMANLI DEVLETİNE KATILIŞI Merzifon ve Havza'da 1350 – 1398 yılları arasında Taşan Oğulları hâkimdi. Taşan Oğulları Danişmentliler ve Osmanoğulları ile birlikte Anadolu'ya gelen bir Türkmen ailesi idi. Ailenin kurucusu Taşan Oğlu adlı bir Emirdi. Niksar Beyi ve Bafra Emiri ile birleşerek Kadı Burhanettin Ahmed'e karşı savaştı. Timur'a karşı Sultan Bayazıt'la anlaştı. Yazları Taşan yaylasında kaldıkları için bu dağa ve yaylaya adları verilmiştir. Yıldırım Beyazid 1393'de Çorum'da Kadı Burhnettin'i yenip Amasya'yı alınca Taşan Oğulları da kendiliklerinden Osmanlı egemenliğini kabul ederek Havza ve Merzifon'daki topraklarıyla birlikte Osmanlı Devletine katıldılar. Merzifon'un çevresiyle birlikte Osmanlı Devletine katılması 1398 yılında Taşanoğullarından Hasan ve Ali bey zamanında olmuştur. Tarihi tetkiklerimin sonucu:
Adı: Önceleri (Mazefon, Mitridatiar ve Pontlar zamanında Morzipont, Mer-zihun, Merziban, Marsıvan, daha sonraları Merzifon) gibi birçok değişikliklere uğramıştır. Türlü tarih kayıtlarından toplayabildiğimiz bütün bu bilgilerin sonucu olarak Merzifon'un en az iki bin yıllık meskûn bir merkez olduğu, kuşkusuz bir kesinlikle ortaya çıkmaktadır. Ancak, bu tarihin sekiz on yüzyıllık devresi ciddi kayıtlara dayanmakta, daha ötesi ise pek uzak bir geçmişin derinliklerinde kaldığından tam bir açıklıkla ve detaylı anlatılması kabil olamamaktadır. Merzifon'un kuruluşunu milâttan öncelerine götüren daha başka nakiller ve rivayetler de varsa da sıhhatli ve inandırıcı belgelere dayalı değildir. Örneğin: Eksik ve çok yıpranmış bir halde elime geçen dört sahifelik bir el yazması bu türden olup hiçbir yerinde herhangi bir tarih ve imza taşımaması ve kısmen efsaneye kaçması nedeniyle sıhhatli bir belge sayılamamakla beraber Merzifon hakkında bazı dikkate değer rivayetleri kapsaması, bazı kısımlarının da gerçeğe uygun düşmesi bakımından, bunda - kayd-ı ihtiyatla olsun - bahsetmeyi yararlı gördüm. Bu, not halindeki el yazmasının içindekileri özetleyerek aktarıyorum. “Milâttan 550 yıl önce Acem Hükümdarları tarafından mâmur edilmiş olan Taşan dağı ile kaleleri, Dâranın yenilmesiyle sona eren muharebede Büyük İskender'e ve daha sonra İznikmid (İznik) şehrinde Maksimyanüs eline geçmiş. Maksimyanüs'ün adamlarından (Ziyoskrüs) adındaki bir komutan, Merzifon'un Tepe Kalesini..? Taptıkları Güneşe vakf olarak tamir ettirip Rumcadan tercümesiyle (Güneş Kalesi) adını vermiş. Ayrıca kızı için Eski Camiin yerinde bir de kule yaptırmış. Bir sefere çıkarken Varvara adındaki kızına, kendisi dönünceye kadar bir hamam yaptırmasını tembih etmiş. Fakat kızı, sonradan Hıristiyan dinini kabul ettiğinden hamam yerine kilise yaptırmış. (M. 190). Seferden dönüşünde kızının Hıristiyan olmasını af etmeyen komutan, kiliseyi hamama çevirmiş ve kızını öldürerek onun adına yaptırdığı kuleyi de yıktırıp başka bir mabet yaptırmıştır. Hicretin 19 uncu yılında ikinci Halife Hazreti Ömer'in, aşere-i mübeşşire'den Sâd-ibn-i ebî Vakkas ve Ebu Ubeyde bin-i Cerrah komutasında Anadolu'ya gönderdiği islâm ordusu tarafından Kayseri ve civarının fethi sırasında Merzifon bile Rumlardan zaptolunarak bu mabet yıktırılmış ve yerine cami inşa edilmiş. Bu camî : (M. 1903, Rumi: 1319) da yanan meşhur Eski Cami, hamam da: Kâtip Celebinin Cihannüma adlı kitabında (Atik Kâfir Hamamı) diye bahsettiği hamam imiş (bugünkü Eski Hamam) ve devam ediyor: Bu gazada şehit düşen Alemdar Suheyp bin-i Mahsan Merzifon'un yakınındaki Hırka köyünde Abdülvehhap Gazi de Sivas'ta gömülmüşlerdir. Bu fetihten sonra Merzifon'un ortasında yapılmış olan cami (Eski Cami) adına Taşan Dağındaki köylerin suları ile aşarı ve yukarıda adı gecen hamamın geliri vakfedilmiş. Vakfın gelirinden bir kısmı Medine-i Münevvere'ye, geri kalanı her türlü vergiden muaf olarak batından batına kalenin fetihleri ve camiin yapıcıları olan sahabelere ayrılmış Cami, Selçuk Hükümdarlarından İkinci Kılıç Arslan tarafından tamir görerek kapısına büyük bir taş kitabe konulduğu gibi, Osmanlılara geçtikten sonra da Celebi Sultan Mehmet tarafından - teberrüken - tamir edilerek vakıfları, vakfiyesine göre aynen bırakılmış. Cok sonraları vakfın bazı gelirlerine Hazinece el konulduğundan camiin minberi üzerinde bir sandıkça içinde saklı olan Hazreti Ömer zamanından kalma vakfiye ve fermanları, vakfın mütevellisi ve Enderû-u Hümayun hat hocası Hacı Emin Efendi isminde bir zât, vakfı kurtarmak amaciyle (H. 1255, M. 1893) tarihinde İstanbul’a götürmüş Sultan Mecid'in (H. 1266) tarihli bir fermanıyla camiin bütün vakıfları yine ashabın hayatta olan sülalesine teslim edilmiş. Bu emrin hükmü (H. 1292) tarihine kadar uygulanmış iken, yine karışanlar olması üzerine vakfın mutasarrıfları olan ashab-ı kiram sülalesinin hizmetlerinde kusur etmedikleri gerekçesiyle cami vakıflarının bir cetveli yapılıp 15 Aralık 1295 de Amasya Mutasarrıflığına gönderilmekle beraber ayrıca da bu vakıfların mahiyetlerinin bırakılması için 31 Mart 1299, 19 numara ile Merzifon'dan ve 7 Nisan 1299 tarih, 63 No. ile de Amasya'dan Sivas Valiliğine ve Valilikten de bir tutanak ile Maliye Nezaretine arz olunmuş. Tekrar 24 Ağustos 1299 ve 176 No. ile Merzifon'dan Amasya'ya, Amasya'dan da 24 Eylül 1299, 39 No. İle Evkaf Nezaretine bildirilmiş. Ayrıca da yine 24 Eylülde 282 numara ile te'kiden Maliye Nezaretine yazılmış...” Bu kadar geniş izahata kaynak olarak da : (Mevahib-i ledüniye yazma nüshası ile Cihan-nüma, Kitab-ı Mir'ât, Menakıb-ı ciharyar) adlı kitaplar gösterilmektedir. İlk plânda başvurulması gereken, yukarda tarih ve numaraları gösterilen çeşitli tarihlerdeki muharebe evrakı ise de bunlar eski yangınlarda Hükümet Konağı ile beraber tamamen yanmış ve o zamanlar esaslı bir arşiv de kurulmamış olduğundan bugün için araştırma yapmak, bunları bulup ortaya çıkartmak mümkün olamamıştır. Gerçekte : Merzifon'da Eski Hamam diye bildiğimiz ve Kâtip Celebî'nin Cihan-nümasında «Atik Kâfir Hamamı» diye adı gecen bir hamam vardır. Yokuş-başı mevkiinde Eski Cami'e gelince: Daha önce de belirtildiği gibi 1903 yılında yanmıştır. Yangından sonra enkazı kaldırılıp toprak tesviyesi yapılırken temellerinden bakırdan yapılmış salipler (hac) çıktığını, İkinci Kılıç Arslan'ın tamirden sonra koydurduğu bildirilen mermer kitabenin de hakikaten kapısı üzerinde bulunduğunu, fakat yangından sonra bunların nereye kaldırıldığını ve ne olduğunu bilmediklerini, o günleri yaşayanlar ve sözüne inanılır kimseler, yaptığım araştırmada söylemişlerdir. Özetini aktardığım bu el yazmasındaki rivayetin bugüne göre gerçeğe uyar tarafı bu kadar. Râvisi bilinmeyen zatın, bu bilgiyi verirken isim, rakam, tarih, sayı ve bir sürü kaynaklar göstermek suretiyle kesin ifadeler kullanması, bu söylentilerden bazılarının halk arasında da söylenir olması ve bir kısmının olaylara uygun düşmesi bakımından değer vermeye ve dikkate değer görülmekte ise de çoğu tarihî kayıtlara aykırıdır. Şöyle ki: Hulefay-ı Râşidin dediğimiz dört Halifenin zamanında İslâm Ordusunun bu taraflarda fütuhat yaptığı tarihe aykırıdır. İsimleri gecen sahabelere izafe edilen ziyaretgâhlar bildirilen yerlerde mevcut ve halk tarafından isimleriyle anılmakta ise de gerçekten kendilerine ait oldukları da ispatlanmış değildir. Gösterilen kaynakların hiçbirisinin de böyle bir bilgiye rastlanmadı. İslâmiyet’ten sonra Arap Ordularının Kapadokya bölgesine sefer yapması Emeviler zamanında başlar. Ramazan zadenin (Mir'âtı Kâinat) adlı eseri (Cilt: 2) Amasya'nın fetih tarihini: Hişam bin-i Abdülmelik zamanında (H. 112) de Ahmet Rifat Beyin Lügati Tarihiye ve Coğrafyasında (H. 113) olarak göstermektedir. (Meriyüttevarih) de bu tarihi teyid eder. Tarih-ülümem adlı kitaba göre de Hicretin 93 üncü yılında Müselleme bin Abdülmelik fethetmiştir. Yani Dört Halife zamanında İslâm Ordularının bu taraflara sefer yapmadığı anlaşılmaktadır. Bu eski notta gösterilen kaynaklardan (mevahibi ledüniye) Şair Baki tarafından Türkçeye tercüme edilmiştir. Bu matbu nüshada yukarıdaki rivayete ait bir kayda rastlayamadım. El yazmasını ise ele geçiremediğimi esefle belirtirim. Yine bildirilen kaynaklardan (Kitab-ı Mir'ât) : Eski bir bibliyografya ansiklopedisi olan Kâtip Celebi'nin ünlü (Keşf-ez zunun) adlı kitabına göre Aristo'nun eseri olup Haccac ibn-i Matar tarafından Abbasilerden Me'mun'un emriyle Arapçaya tercüme edilmiştir. Bulunamadı. (Menakıb-i Ciharyar) da Şemsettin Sivasînin eseridir. Böyle bir malûmat yoktur. Bir de Mir'âtı Kâinat adlı başka başka yazarlar tarafından yazılmış dört eser daha varsa da kastedilen bunlar değildir. (Cihan-nümâ) ya gelince: Amasya İlçelerini «Geldiklân, Hafsa yahut Havza, Zünnunabat. Zeytin, Kedegare (Vezirköprü) Gelinkiras, Gümüş, Lâdik, Merzifonabat (Bulak) ve Merzifon» diye saydıktan sonra Merzifon kısmında ancak şu kadar bilgi vermektedir : «Merzifon, Amasya'dan Kuzey'e bir merhale Taşan Dağının Batısındadır. Atik Camii (Eski Cami), ve bir atik Kâfir hamamı (Eski Hamam) vardır. Güreşçi Sultan Mehmet (Celebi Mehmet) anında cami ve medrese yaptırmıştır.» Yukarda kaydı ihtiyatla özetini aktarmış olduğum el yazmasının muhteviyatı üzerinde bundan fazla araştırmalar yapmak mümkün olamamıştır. A. Aziz TAŞAN
Kaynak : Dünden Bugüne Merzifon - Aziz TAŞAN (1979) |